Bugun...


Şükran KABA

facebook-paylas
ASANSÖR
Tarih: 25-04-2019 19:00:00 Güncelleme: 25-04-2019 19:00:00


ASANSÖR

O gün, diğer günler gibiydi. Hava nasıldı? Ruhum nasıldı? Hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, o günü diğer günler gibi sıradan yapan, onun asansörü beklemesiydi. Çünkü işe aynı saatlerde gidiyorduk. Hepsi bu. Karşılaşma tesadüftü, zorunlu bir birliktelikti. Yaşamımızın rutinleşen, otomatikleşen süreciydi. Bu kesişme için bir çaba harcamıyorduk. Bilinçaltımızda bunu organize eden bir güdü var mıydı?  Belirsiz... Flu… Sis ya da üstü toprakla örtülmüş… Eşelenmemiş…

Her gün yaptığınız bir şeyin önemsizleşmesi gibi asansör kapısında karşılaşmamız sıradandı…

Aslında sıradanlıklar en kemikleşen yanımız, en korunaklı tarafımızdır. Yürekli olmak, sıradanlığı kırmakla başlar. Sıradanlıklar aslında yerle bir olmaya her zaman hazırdır. Yaşam nehrinde gemileriniz aniden batabilir.

Fakat tıkır tıkır işleyen bir makinanın rahatlığı ile kendimizi sıradanlığın güvenli kollarına teslim ederiz. Havasızlığında yavaş yavaş boğulsak da… Zehirli gazın yavaş yavaş öldürmesi gibi öldüğümüzün farkına varamasak da fanusta yaşamak gibi, dünyanın iç gıcıklayıcı ya da mide bulandırıcı kokularına karşı kapanmak daha güvenlidir.  Varsın duyularımız gittikçe körelsin…

Fakat büründüğümüz zırhın kurşun geçirir olduğunu unuturuz!

Dediğim gibi, teğet yaşamlarımızda yan yana duran kişilerdik. Yabancıydık birbirimize… Üstelik birkaç kelime dışında hiç sesini duymadım. Sesinin tadına varamadım. Ona ait içimde hiç ses yok. Görüntüler var. Kopuk kopuk. Sisin içinden bir görünüp bir kaybolan… Karışık.  Belki de zihnimin yarattığı şeyler…

Aslında asansörü üç kişi beklerdik. O, ben ve karısı. Sabahları kocalarını işe geçiren kadınların anne haliyle kapıda tıpkı bir heykel gibi dururdu. Asansör gelene kadar hiç konuşmazdık.  Bakışlarımız ise yerde gezinir, takılacak bir şeyler arardı.  Kimbilir hangi hayallerle…

Asansörün erotik bir çağrışımı vardır. Dar bir mekanda buluşma… Bu çağrışıma filmlerin de epey katkısı vardır. Belki bu çağrışım nedeniyle asansörde herkes biraz tedirginlik duyar.  Kadın kocasıyla asansöre binmemden rahatsızlık duyar mıydı? Hiç sorgulamadım. Genellikle saçları toplu, üzerinde sabahlık, elinde sigarası asansörü o da beklerdi.  Anlamsız gelirdi bu bekleyiş… Birisi uğurlamak, ama o duyguyu taşımamak… Tıpkı yabancı gibi, hiçbir iletişimleri yoktu.

Gözleri ne renkti? Nasıl bakardı?  Bilmiyorum. Çünkü gözlerini saklardı. Sadece belli belirsiz gülümserdi. Asansör geldiğinde önce benim geçmemi ister, eliyle buyur ederdi. Sonra asansör kapısı kapanır, nedense hep o düğmeye basardı. Asansör hareket edince dar bir mekanda birbirine değme korkusuyla bedenlerimiz sanki küçülmeye başlar, içimiz boşalırdı.

Bir de asansörün aynası… Kendi yüzlerimizle karşılaşma ile birbirimizin bakışını yakalama korkusu karışır, tedirginleştirirdi. Fakat aynada bakışlarını yakalamıştım, o da benimkini… Saçları biraz dökülmüştü. Kemerinden taşan kocaman bir göbeği vardı. Uzun sayılmazdı. Bıyıkları gürdü. Gamzeleri vardı. Herhalde öyleydi. Unutmuşum… Onunla hatıralar dediğim gibi bulanık su gibi… Suyun dibini görmek için ne kadar elinizle suyu iterseniz itin bir an dibi görünür, sonra tekrar kaybedersiniz.

Mutluluk onun için ne anlama gelirdi? Neye gülerdi? Onu en çok ne mutsuz ederdi? Bilmiyorum.  Genellikle evine geç saatlerde gelirdi. Karanlığın yılan gibi sokulduğu saatlerde o da yılan sessizliği ile içeri süzülse de asansörün gürültüsü onu ele verirdi.  Bir de karısının kulağıma kadar gelen yakınan sesi… hatta çığlığı…  Kendiliğinden özel hayatlarına dair  parça parça öğrendiğim sırlarla, asansöre farklı duygularla giderdim.

Birgün karısı elinde beyaz güllerle kapıma geldiğinde çiçekçi olduğunu öğrendim. Güllerin kırmızı olmasını istedim mi? Hatırlamıyorum. Bu da sıradandı. Sadece solmaya yüz tutmuş çiçeklerin çöpe atılmak yerine, ömürlerinin son birkaç gününü insanlara mutluluk vererek geçirmesini istemişti.

Anlam veremediğim bir şey de onun çiçekçi olmasına duyduğum güvensizlikti. Hayalimdeki çiçekçi daha naif, daha ince bir adam. Boynuna renkli fular takan, el kol hareketleriyle konuşan dilbaz bir adam. O buna uymuyordu. Göbekli vücudu, kalın bıyıkları kaba elleriyle daha müteahhit ne bileyim başka bir şey… Ama asla çiçekçi değildi. Çiçekler kaba ellerinde solardı.

Bir keresinde onu şarkı mırıldanırken yakalamıştım. İtiraf edeyim, özellikle sessizliğe bürünen bendim. Kedi ayaklarıyla inmiştim merdivenden, yaralı bir kuşa sokulur gibi yaklaşmıştım. O da kanatları kırık kuş gibi bana teslim olmaya hazırdı aslında.  Ama kuş ve kedi hikayesi…  Kedinin daha güçlü bir kedi tarafından bertaraf edilmesi…  Yaralı kuşun dost bir el tarafından kurtarılması ya da nedensiz bir gürültü ile kedinin korkmasıyla avlanmanın bitmesi… Karısı yaralı kuşunun imdadına yetişmişti. Aslında başta karısı kapıda yoktu. Neden yoktu bilmiyorum. Kapıdan üç beş dakika ayrılması havada özgür bir kuş gibi uçmasına neden olmuştu sanki…  Sonra tekrar kafesine kapatıldı…

Söylediğim gibi ona ait anılarım görüntülerden ibaret,  sessiz film gibi…

İşte o gün… Sessiz asansörden inerken, kafamızda neler vardı bilmiyorum. Neler düşündük neler hayal ettik, ayın kaçıydı… Günlerden neydi? Ama iş günüydü burası kesin. Hafta sonları onunla karşılaşmazdım.

İşte o gün… Günün tüm kaprisini çekmiş yorgun bedenim ve ruhumla sığınağıma dönerken, apartmanın giriş kapısında tıpkı karıncalar gibi kıpır kıpır kalabalığı fark ettiğimde büyük bir hoşnutsuzluk duyduğumdan eminim. Bunun nedeni sadece asansördü. Çünkü, apartmanın en kırılgan yanı asansörünün sık sık arızalanmasıydı. Çekirge sürüsü gibi bir kalabalığın yükünü kaldırması mümkün değildi.

Kalabalığa içine girmekten kaçınarak yaklaştığımdan eminim. Kentleşme kültürü içinde sizin dışınızda gelişen olaylara merak sarmanız kabalıktır, özel hayata müdahaledir. Bu nedenle üç maymunu oynamaya alışırsınız. Canınız isterse, hafif, içten olmayan bir gülümseme ile konutunuzu paylaştığınız komşularınıza belli/ belirsiz onların duymayacağı bir ses  tonuyla “günaydın, iyi akşamlar” diyebilirsiniz. Hepsi bu… Ben de modernleşen toplumda kasaba kültürünün “arızalarından”  birer birer sıyrılıp, kentleşiyordum. Kalabalığın nedeni konusunda kafa yoramazdım.

Kara bir leke gibi duran kalabalığın ortasındaki beyazlığa da bir anlam veremezdim. Kent kültürüyle terbiye edilmiş duyularımın bunu algılaması mümkün değildi. O andaki tek düşüncem, evime/sığınağıma kavuşmamdı.

Kalabalık, simsiyah bir gecenin içerisinde bembeyaz bir güvercini kanatlarından yakalamış, koparmaya çalışır gibiydi. Ben ise kırmızılıkla yaklaştım. Kızgındım, öfkeliydim, önüme  bir set gibi çekilen bu kalabalık, kanımı delirtmeye yetmişti. Eşya taşımanın sırası mıydı? Asansörü meşgul etmenin zamanı mıydı?

Telaşlı kalabalığın kıyısında artık  bir heykele dönüşmüştüm. Gözleri gören, kulakları duyan… Fakat içinde bomba taşıyan bir heykel…

Gözlerim bir çift ayakkabıya iliştiğinde insana dönüşmeye başladım. Kapının bir köşesinde zavallı bir dilenci gibi duran bir çift ayakkabı…  Boyasız, eskimeye yüz tutmuş, arkalarına basılmış…

Ayakkabı ölümdür. Bir gidişin acısını ilk yaşayandır. Ölüm, çıktığı evin önünde bir çift ayakkabı ile ilan edilir. Sessiz, sorgusuz ihtiyacı olan kişi o ayakkabıları oradan alıncaya kadar yeni sahibini bekler. Bir başka ölümlüyü…Ölü toprakla buluşmadan giysileri başka bir ölümlünün bedenine sığınır.

Ellerimde bir çift mest lastik taşırken buldum kendimi… Burnumda un helvasının ölümü daha da acı kılan,  yaşamı sevdiren kokusuyla… Onları tahta bahçe kapısının önüne bıraktım. Simsiyah kalabalık bir dalga gibi gidip geldiğinde, oraya buraya savruluyordu küçücük bedenim… Leblebi tozu, demekti dedem… Tekerlemeler söylemekti, masal dinlemekti. Yeşil tespihti boynumuza astığımız… Kurtuluş Mücadelesi’ni gözleri dolarak anlatan…

Dedemin mest lastikleri sihirliymiş gibi bıraktığım yerden kaybolmuştu. Ben ise çocuk yüreğimle dedemin ölümünü değil, mest lastikleri düşünüyordum. Sık aralıklarla bıraktığım köşeye bakıyordum. Ama yakalayamamıştım yeni sahibini… Ölüm ve yaşam ne kadar çabuk ödeşiyordu…

Azrail hiç yılmamıştı, bugün de buraya uğramıştı.   Yoldaşı erkekti…Ama kim? Apartmanda oturanları tanımıyordum ki…

Siyaha boyanmış kalabalık güvercinin kanatlarından yakalayıp asansöre adeta tıkarcasına koymaya çalışırken, siyah örtünün kuşattığı o yüzü gördüğümde irkildim, beyazlığın üzerine düşen kara bir leke gibi güvercinin yanında duruyordu. Bu yüz, her sabah elinde sigarası, sabahlığı ve toplu saçlarıyla  kocasını yolcu eden  kadındı. O’ydu ama O değildi. Bir an göze göze geldik.

Bir türlü asansöre sığmaya direnen beyazlığın örtüsü kayıverdiğinde,  betonlaşan parmaklarından sanki beyaz güller saçıldı… Elleri ellerimi yakalamaya çalışır gibi uzanmıştı…

Çarşafı kaldırıp şaka yapmasını bekler gibiydim. Masa altına saklanan çocuklar gibi nefesini tutmuştu.

Sandalyeye bağlanan cansız bedeni tıpkı bir eşya gibi gürültülü bir uğultudan sonra asansöre yerleştirildi. Asansörde yapayalnızdı. Bir tek karısının binebileceği bir boşluk kalmıştı. Asansörün düğmesine bu defa karısı basacaktı. Bir asansör çıkışı kadar kısa ömrün son yolculuğuydu. Onu son kez misafir olacağı evine çıkartan için en uzun yolculuk…

Sabah ki yolculuklarımız ise bize hep kısa gelirdi, uzatmak isterdik… Kimbilir? Belki…

O sabah birlikte asansörle inerken yalnız olduğumuzu sanırken, “Kalbin bu kadınla son kez kanatlanıyor” diye fısıldayan Azrail’i duyamamıştık…



Bu yazı 917 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA

Yeni Site Temamızı Nasıl Buldunuz?


nöbetçi eczaneler
YUKARI